1 Aralık Pazartesi, Son güncelleme 18.03

Anahtar Sözcükler

İlgili Bianet Haberleri

1908 Devrimi'ni Anlamaya Çalışmak

Klasik bir liberal devrim modeli olarak 1789 Fransız Devrimi örnek gösterilecekse, 1908 Devrimi bir anlamda "geç kalmış" liberal bir devrimdi. 18. yy tonunda Fransa'da başlayan ve önce Avrupa'ya, sonra dünyaya yaydan özgürlükçü düşüncenin sonucu olarak ortaya çıkmış bir dönüşümün halkalarından biriydi.

Toplumsal tarih dergisi - İstanbul

5 Temmuz 2008, Cumartesi

Bu yıl 1908 Devrimi'nin yüzüncü yıl­dönümü. Bundan tam yüz yıl önce -"eski" takvimle  10 Temmuz 1324, "yeni" takvimle 23 Temmuz 1908'de-Türkiye'de kurulu düzen bir dev­rimle yıkılıyor ve yerine başka bir düzen geçiyordu.

Devrime giden yol

1876 yılında, as­lında kendi içinde yetersiz ve kişi hak ve özgürlüklerine yeterince yer vermeyen bir anayasa Türkiye'nin o günlerde yaşadığı kriz ortamından kurtulması amacıyla kabul edilmişti.

Ancak hak ve özgürlükler konusunda çok da açılım içermeyen ve iktidarı seçilmiş siyasetçilere teslim etme­yen bu anayasa kısa süre içerisinde mutlakiyetçi çevrelerde rahatsızlık yaratmış ve Rusya ile yapılan savaş bahanesiyle rafa kaldırılmıştı.

1878 ile başlayıp 1908'de biten bu dönemi tarihçiler "İstibdat Dönemi" olarak adlandırıyorlar. II. Abdülhamid'in yeni oluşturulmaya başlanan mer­kezi bürokrasinin tüm olanaklarını kullanarak ülkeyi sıkı bir mutlaki­yetçi zihniyetle yönettiği yaklaşık otuz yıllık bu dönemde, Türkiye'nin sosyal, ekonomik ve siyasal anlamda liberalleşmesinin önü kesilmeye çalı­şılmıştı. 1890'lı yıllardan itibaren ar­tan ölçüde ülkeyi saran huzursuzluk havası devlet yönetiminde daha da sert tedbirlerin alınması ile kontrol altında tutulmaya çalışılmış ve doğal olarak da sorun çözüme kavuşacağı­na daha da katmerlenip karmaşık bir hale gelmişti.

Abdülhamid yönetiminin doğu vilayetlerindeki devlet gücünü yerel güç­lerle paylaşması sonucu 1894-1896 arası Anadolu'daki asayiş yokluğu en sonunda tarihe "Hamidiye Katliamla­rı" -ya da "Ermeni Katliamları"- ola­rak geçmiş ve durum, çıkan kargaşa ortamında halktan yüz binlerce kişi­nin öldüğü bir faciaya dönüşmüştü. Abdülhamid'e "Kızıl Sultan" lakabının verilmesi ve uluslararası platformda Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet olarak itibarının ciddi biçimde sar­sılması ile başlayan bu huzursuzluk dönemi 1908 yılına kadar devam etti.

İmparatorluğun doğusunda yaşanan bu trajedinin izleri daha akıllardan silinmeden, 1903 yılının ağustos ayı başında bu defa da Rumeli'nde tarihe "ilinden Ayaklanması" olarak geçen olaylar patlak verdi. Artık impara­torluktaki huzursuzluk had safhasına varmıştı.

Mutlakiyetçi yönetimden duyu­lan bu aşırı rahatsızlık doğal ola­rak Abdülhamid'in şahsına duyulan nefrete dönüşmüş ve 21 Temmuz 1905 günü Yıldız Sarayı'ndaki Cuma Selamlık'ında şahsına karşı başarısız bir suikast teşebbüsü olmuştu. Bel­çikalı bir anarşistin yardımlarıyla suikastı planlayan Ermeni komitacılar padişahın arabasının geçeceği yere yerleştirdikleri zaman ayarlı bomba­yı patlatmışlar, ancak Abdülhamid'in Şeyhülislam Cemaleddin Efendi ile protokol dışı yaptığı görüşme nede­niyle planlanan zamandan geç kalma­sı kendisini mutlak ölümden kıl payı kurtarmıştı.

Patlayan bomba ile etraf­taki yirmi altı kişi hayatını kaybetmiş, elli altı kişi yaralanmıştı. Kortejdeki on yedi atlı araba havaya uçmuş, yir­mi at da paramparça olmuştu.

Bu başarısız suikast girişiminin ar­dından yurtiçinde ve yurtdışında örgütlenmiş olan devrimciler artık yalnızca Abdülhamid'in şahsına karşı sürdürdükleri aleyhte propaganda ile yetinmeyip tüm devlet düzenini felce uğratacak ve bürokrasiyi işle­mez hale getirecek başka yöntemler üzerinde düşünmeye başladılar.

İlin­den Ayaklanması ile eşzamanlı çıka­rılan ve eskiden yalnızca koyundan alınan vergiyi tüm ehli hayvanları kapsayacak şekilde genişleten "Hayvanat-ı Ehliye Rüsumu" ile 1903 yılı ağustos ayından başlayarak, şehir ve köy halkı ayırt edilmeksizin, herke­sin gelir düzeyine göre alınmak üze­re konan "Şahsi Vergi" adlı iki kalem vergi ülkede hiç de hoş karşılanma­mış ve genel ekonomik durumun da olumsuzlukları göz önüne alınınca, bu vergiler büyük tepkiyle karşılan­mıştı.

Bu yüzden de devlet bu iki ka­lem verginin toplanmasından geçici olarak vazgeçmişti. Ancak 1906 yılı başında mutlakiyetçi yönetim bu vergileri yeniden toplamaya kalkışınca, hemen tüm ülkede bu vergiler aleyhine ayaklanmalar çıktı.

Devletin bütçe açığını kapamak ama­cıyla 1906 yılı başında yeniden yürür­lüğe koyduğu bu iki kalem vergi bir anlamda bardağı taşıran son damla oldu.
Ayaklanmalar devrimciler için kaçırılmayacak bir fırsattı. Ayaklan­maları örgütleyen varlıklı sınıfların vergiyi ödeyememekten doğan bir sıkıntıları tabii ki yoktu ama bu kav­gada yoksulların da desteğini sağla­mak amacıyla, yeni vergilerin halk arasında yıkım yarattığı iddiası -hiç olmazsa yoksul kitleler göz önüne alındığında- gerçekliğin bir parçası olarak rahatlıkla kullanılabilirdi.

Ni­tekim kullanıldı ve son derece de ba­şarılı oldu. Zaten var olan rahatsız­lıklar nedeniyle kendiliğinden patla­maya hazır olan durum mutlakiyetçi rejim aleyhtarı devrimcilerin çabalarıyla kısa sürede oldukça örgütlü bir biçim aldı ve 1906'dan 1908 yılına kadar geçen iki yıl boyunca ülkenin çok değişik yörelerinde çıkan vergi ayaklanmaları devlet mekanizmasını tam anlamıyla felç etti.

Erzurum'da 1907'deki vergi ayak­lanmaları sırasında halka dağıtılan bildirilerde din farkı gözetmeden herkesin mutlakiyetçi yönetime kar­şı birlikte hareket etmesi vurgulanır­ken, yapılan gösterilerin nihai ama­cının "Kanun-ı Esasi -hürriyet, adalet ve Meclis" olduğu özellikle vurgulan­maktaydı.
Dolayısıyla, bu ayaklan­maları basit bir vergi ayaklanması olarak görmek çok yanlış olur. Tıpkı 1789 yılındaki Fransız Devrimi'ni tetikleyen olaylar gibi, bu olaylar da yalnızca basit bir vergi sorunu olmak­tan çok uzaktı. Fransız Devrimiyle şekillenen devrimci söylemden ve yakın tarihlerde Türkiye'ye komşu ülkelerde yaşanan olaylardan bi­linçli halk kitlelerinin haberi vardı.

Fransız Devrimi'nin ideolojik söyle­mine ek olarak 1905 ve 1906 yılların­da Türkiye'nin komşusu olan iki ül­kede -Rusya ve İran'da- yaşananlar Türkiye'deki kamuoyunu çok ciddi bir biçimde etkiledi.

1905 yılının ocak ayı başında Rusya'daki huzursuzluk mutlakiyetçi Çarlık rejimini birtakım reformlar yapmaya zorlamış ve he­men tüm yıl boyu süren müzakereler ve kanlı çarpışmalar sonucu 1905 yılı sonları ve 1906 yılı başlarında temsi­li niteliği çok da fazla olmayan, ama mutlakiyetçi rejime "son veren" yeni bir siyasal düzen kurulmuştu.

Bu li­beral deney, ömrü çok uzun olmasa ve 1906 yılı içinde sonu hüsranla bitse de, komşu ülke Türkiye'de ko­nuşulur olmuştu.

Yine 1905 yılının aralık ayında Tahran'da iki tüccarın mutlakiyetçi Şah rejimi tarafından cezalandırılmasını  protesto etme­siyle başlayan olaylar zinciri kısa zamanda çığ gibi büyümüş ve 1906 yılı ortasına gelindiğinde Şah, temsili bir meclis için seçimlerin yapılmasını kabul etmek zorunda kalmıştı.

1906 yılı sonunda yeni anayasa Şah tara­fından imzalanıp meşruti monarşik düzen kurulmuştu. Zamanın yeraltı devrimci propagandasında her iki ülkedeki olaylara atıfta bulunularak Türkiye'de de devrimci bir hareketle temsili bir meclis kurulması için çaba sarf edildiğini biliyoruz.
Bu nedenle, 1906 yılında başlayan vergi ayaklanmaları salt vergi mese­lesinden çok daha önemli bir boyuta sahipti.

O boyut da, siyasal temsil sorununu gündeme getirmesiydi. Artık vergi yükümlüleri, hangi sınıf­tan olursa olsun, hangi vergilerin konacağı kendi rızaları alınmadan, ne miktarda alınacağı kendilerince onaylanmadan ve nereye harcana­cağını bilmeden vergi vermek iste­miyordu. Devlete karşı yürütülecek bir yıkım hareketinde bundan daha doğal ve etkili bir mekanizma düşünülemezdi.

Eğer vergi ayaklanmaları başarıya ulaşırsa devlet aygıtının çarkları dönmez hale gelebilirdi. Pra­tik yönden çok anlamlı ve amaçları açısından son derece tutarlı olan bu hareketin soyut düzlemde "temsil so­runu" olarak adlandırılabilecek "hal­kın yönetime katılması" sorunu ile bağlantısı son derece açık bir biçim­de ortaya koyuldu. Bu, halkı devletin adaletsiz uygulamalarına karşı ayak­lanmaya çağıran bildirilerden birin­de açık olarak ortaya konmaktaydı:

Kişiler devlet katında temsil edilme­den, yani serbest seçimler sonucu oluşturulacak bir meclis toplanma­dan artık kimse vergisini vermeye­cekti. Kısacası, verginin meşruiyeti özgürlükçü düşüncede son derece açık bir biçimde tartışıldığı şekliyle ortaya çıkmıştı -temsil mekanizması olmadan devlet kimseden vergi top­layamazdı. Fransız Devrimi'ni ateşle­yen sorunlardan biri ve belki de en önemlisi, yine aynı şekilde meşrui­yeti sorgulanan vergilerdi.

Klasik bir liberal devrim modeli ola­rak 1789 Fransız Devrimi örnek gösterilecekse, 1908 Devrimi bir anlam­da "geç kalmış" liberal bir devrimdi. 18. yüzyıl sonunda Fransa'da başla­yan ve dalga dalga önce Avrupa'nın diğer ülkelerine, sonra da dünyaya yayılan özgürlükçü düşüncenin so­nucu olarak ortaya çıkmış bir dönü­şümün halkalarından biriydi.

1905'te Rusya'daki devrimin ardından 1906 yılında İran'da gerçekleşen ve mutla­kiyetçi, otokratik rejimlere karşı çıkı­şı simgeleyen devrim çabalarından da konjonktürel olarak hayli etkilenmiş olmasına rağmen 1908 Devrimi'nin "esas" ilham kaynağı 1789 Fransız Devrimiydi. Bu etki öylesine güç­lüydü ki, 1908 Devrimi'nin sloganları bile 1789'daki özlemlerin aynısıydı:

 "Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet" -yani "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ya da Fransızca orijinaliyle. "Liberte, Egalite, Fraternite." Fransız Devrimi'nin bu üç belirgin sloganına Türkiye'deki devrimciler bir de "Adalet" sloganını eklemişlerdi.

11. Abdülhamid dönemi istibdat rejiminin tüm hoşa gitmeyen yönleri arasında, devlet bürokrasisi­nin özellikle yüksek kademeleri içe­risinde, toplumda adalet ve namus inancını sarsan haksızlık ve yolsuz­lukların üstü kolayca örtülemeyecek boyutlara ulaşılmış olması da vardı. "Adalet" kavramının rejim tarafından neredeyse tümüyle içinin boşaltıldığı bir ortamda halkın adalet istemesi en az özgürlük, eşitlik ve kardeşlik istemesi kadar gerekliydi.

Bu sloganlar devrimci hareketi örgütleyen İttihad ve Terakki Ce­miyeti tarafından hazırlatılmış, Makedonya'daki devrim taraftarı her evde, devrim günü sokaklara çıkarılmak üzere saklanan bayrakla­ra işlenmişti ve devrimcilerin neyi amaçladıklarının en açık ve seçik deliliydi. Hem devrimin ilk heyecanlı günlerinde, hem de meclis için yapı­lan seçimlerde bu sloganlar yalnız­ca Türkler tarafından değil, bu yeni ve özgürlükçü düzende kendilerine saygın bir yer edinerek birinci sınıf vatandaşlık haklarının hepsinden yararlanmak isteyen "tüm" yurttaş­lar tarafından da büyük bir inançla ekrarlanacaktı.(AK/EZÖ)

* Aykut Kansu, Ufuk Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

** Makale, Toplumsal Tarih dergisinin 175. sayısında Kansu’nun hazırladığı Devrime Giden Yol ve 1908 Devrimi, başlıklarından oluşan çalışmasının ilk bölümü olarak alıntılanmıştır. 

Ana Sayfa | Yazarlar | Arşiv-Arama | Bilgi-Belge | Çocuk Sitesi | BİAMag | Kadının Penceresi | News in English
Haber Listesi | Galeriler | Linkler | Künye | BİA Kitaplığı | BİA Hakkında

Bu web sitesi IPS İletişim Vakfınca İsveç Uluslararası Kalkınma Ajansı (SIDA) desteğiyle yürütülen, "Haklar İçin Habercilik, Haberciler İçin Özgürlük" -kısa adıyla BİA3 - projesi kapsamında yayınlanmaktadır. Web sitesinin yeniden düzenlenmesi masraflarına Uluslararası İfade Özgürlüğü Değişimi (IFEX) de katkıda bulunmuştur. Bu web sitesinin içeriği yalnızca IPS İletişim Vakfı'nın sorumluluğundadır ve hiçbir biçimde SIDA'nın tutumunu yansıtmamaktadır.